Ölüm geldiğinde tövbe ettiğimiz şey hassasiyetimiz değil, şiddetimizdir.
(When death comes it is never our tenderness that we repent from, but our severity.)
Bu derin gözlem, ilişkilerimizin doğası ve yaşamın sonuyla karşı karşıya kaldığımızda en çok değer verdiğimiz nitelikler üzerine düşünmeye davet ediyor. Yaşamımız boyunca sıklıkla, belki de düzen, adalet ya da kişisel standart arzumuzun etkisiyle başkalarına karşı yargılar, eleştiriler ya da katılıklar besleriz. İster sert sözlerle, ister katı disiplinle, ister merhameti esirgemekle ifade edilsin, bu şiddet içeren eylemler, özellikle ölüm, gerçekten önemli olan şeyin yeniden değerlendirilmesine yol açtığında, vicdanımızda silinmez bir iz bırakma eğilimindedir. İnsanların son anlarda pişmanlık duyduğu şeyin nezaket, sabır ve şefkat değil, yerini anlayış ve sevgiye bırakabilecek sertlik ve soğukluk anları olduğunu öne sürüyor. Bu tür içgörüler bizi yaşam boyunca şefkat, sabır ve nezaket gibi nitelikleri beslemeye teşvik eder çünkü bunlar mirasımızda ve anılarımızda gerçek hazineler haline gelir. Başkalarına nezaketle yaklaşmayı öğrenmek sadece onların hayatlarını iyileştirmekle kalmaz, aynı zamanda kendi yansıma anlarımızda gereksiz yere sert davrandığımız için pişmanlık yükünden kurtulmamızı da sağlar. Merhamet ve empati gibi daha yumuşak erdemlerimizin en kurtarıcı niteliklerimiz olduğu evrensel bir gerçeğin altını çiziyor. Bu erdemleri her gün geliştirmek varoluşumuzu zenginleştirir, ölümle kaçınılmaz karşılaşmayı pişmanlıktan çok huzur kaynağı haline getirir. Sonuçta bu alıntı, nasıl yaşamayı seçtiğimiz ve öncelik verdiğimiz değerler hakkında derin bir iç gözleme yol açıyor ve bize eylemlerimizdeki hassasiyetin, iyi yaşanmış bir hayatın gerçek ölçüsünü oluşturduğunu hatırlatıyor.