Ölüyken bile onun için hayatta olduğundan çok daha güzeldi.
(Even in death she was more beautiful to him than she ever was alive.)
Bu alıntı sevginin ve hafızanın kalıcı ve dönüştürücü doğasını dokunaklı bir şekilde araştırıyor. Ölümlülüğün kişinin sevilen birine duyduğu sevgiyi ve hayranlığı azaltmadığını öne sürüyor; daha ziyade kalplerimizde önemlerini artırabilir. Birinin ölümden sonra daha güzel görünmesi fikri, ölen kişinin, hayatta katlanılan kusurlar veya kusurlarla lekelenmemiş, zihnimizde bir tür idealleştirilmiş varlığa nasıl ulaşabileceğini vurgular. Sevginin fiziksel varoluşu nasıl aştığı ve özellikle kayıp karşısında algılarımızın zamanla nasıl daha romantik hale gelebileceği üzerine düşünmeye davet ediyor.
Alıntı aynı zamanda insanın kaybettiklerimizi idealleştirme eğiliminin de altını çiziyor; onları belki de yaşamları boyunca anlaşılması zor olan bir mükemmellik merceğinden hatırlıyoruz. Bu idealleştirme hem bir rahatlık hem de acı-tatlı bir özlem kaynağı olabilir. Sevginin somut varlığın ötesinde varlığını sürdürdüğünü, canlı ve güçlü kalan ruhsal veya duygusal bir kalıntıya dönüştüğünü vurguluyor. Edebiyatta ve şiirde bu tür temalar yaygındır ve evrensel yas ve sevgi dolu anma deneyimini gösterir.
Dahası, bu duygu güzelliğin doğası hakkında soruları gündeme getiriyor: Nesnel mi yoksa öznel mi? Ölümünden sonra artan güzellik, yas tutan kişinin kayıpta anlam ve mükemmellik bulma arzusunun bir yansıması mıdır? Yoksa sevginin, sevileni yüceltme konusunda doğuştan bir yeteneğe sahip olduğunu, ölümün yalnızca güçlendirdiği sonsuz bir imaj yarattığını mı öne sürüyor? Sonuç olarak bu alıntı insanlığın durumuyla ilgili derin bir gerçeği özetlemektedir: Sevgi ve hafıza çoğu zaman fiziksel ölüme meydan okuyan bir ölümsüzlük verir, sevdiklerimizin ve kaybettiklerimizin ebedi bir portresini çizer.