Aslında iş bilincine sahip bir insan değildim. Ben bir oyuncuydum. Spor yapmayı seviyordum.
(I wasn't really a work - conscious type of person. I was a player. I loved to play sports.)
Michael Jordan'ın samimi itirafı, tutkunun bazen resmi disiplini nasıl gölgede bıraktığına dair canlandırıcı bir bakış açısı sunuyor. Jordan kendisini bilinçli bir çalışma ahlakına sahip biri olarak tanımlamak yerine oyuna olan saf sevgisiyle motive olan bir "oyuncu" kimliğini vurguluyor. Bu, içsel motivasyonun sporda ve ötesinde mükemmelliği nasıl beslediğini ortaya koyuyor. Bu, dış baskı veya dayatılan sorumluluktan ziyade içsel zevkin gücünün bir kanıtıdır.
Bu alıntıyı düşünmek bizi başarıya ve bağlılığa nasıl baktığımızı yeniden incelemeye teşvik ediyor. Gerçek tutkunun, doğal olarak içsel bir arzudan kaynaklandığı için, zorla çabalamaktan daha etkili ve tatmin edici olabileceğini öne sürüyor. Birçok yönden bu zihniyet bireyleri mükemmelliğe itebilir çünkü onlar sadece sonuçlara veya son teslim tarihlerine odaklanmak yerine sürecin tadını çıkarırlar.
Üstelik bu ifade motivasyonun ikili doğasını aydınlatıyor. Çalışma bilinci, kasıtlı ve belki de katı bir çerçeveyi ima ederken, bir 'oyuncu' olmak, spora duyulan hayranlığın körüklediği esneklik, yaratıcılık ve kendiliğindenliği beraberinde getirir. Jordan'ın ileriye giden yolu, daha sonra ustalığa ve muazzam başarıya dönüşen özgün bir sevgiyi benimsemeyi içeriyordu. Bu bize, uğraşlarımızı bizi gerçekten cezbeden şeylerle aynı hizaya getirmenin, yalnızca performansın zirvesine değil, aynı zamanda kişisel mutluluğa da nasıl yol açabileceğini gösteriyor.
Özünde, bu alıntı bir hatırlatmadır: Başarıya giden yolda, kime dönüştüğümüzü ve ne kadar ileri gittiğimizi tanımlayan genellikle - sadece gayretten ziyade - tutkumuzdur.