Bana öyle geliyor ki, adil olmayan bir kanun, kanun değildir.
(It seems to me that an unjust law is no law at all.)
Bu alıntı, hukuki geçerliliğin yalnızca usule ilişkin veya otoriter kriterlere değil aynı zamanda temel adalet kavramına da dayanması gerektiğine dair derin bir ahlaki ilkenin altını çiziyor. Bir yasa doğası gereği adaletsiz olduğunda, adil ve eşitlikçi bir toplumun temelini oluşturan etik ilkeleri ihlal eder. Birçok filozofun ve etikçinin gözünde bu tür yasalar meşruluktan ve ahlaki otoriteden yoksundur. Bu bakış açısı bizi yasa yapma ve uygulama konusunda ahlakın önemi üzerinde düşünmeye davet ediyor. Kanunlar yalnızca otoriteye veya geleneğe dayanıyor ancak adalet ilkelerini ihmal ediyorsa, sosyal faydanın aracı olmaktan ziyade baskının aracı olma riskiyle karşı karşıya kalırlar. Tarihsel olarak, çok sayıda toplumsal hareket ve sivil itaatsizlik eylemi bu temelde meşrulaştırılmıştır; toplumun ahlaki dokusunu yozlaştırabilecekleri için adaletsiz yasalara karşı çıkılmalı ve eninde sonunda değiştirilmelidir. Bu fikir, bireyleri yasaları kendi varlıklarının veya toplumsal mutabakatın ötesinde eleştirel bir şekilde değerlendirmeye teşvik ederek, yerleşik düzenlemelere meydan okumak anlamına gelse bile bizi adalete öncelik vermeye teşvik ediyor. Bu ilke aynı zamanda vicdanın ve bireysel ahlaki yargının sivil yaşamdaki rolüne ilişkin soruları da gündeme getiriyor. Vatandaşlar adil olmayan yasalara sırf yasa oldukları için mi uymalı, yoksa daha yüksek ilkeleri sürdürmek için onlara karşı çıkma veya uymama yükümlülükleri mi var? Sonuçta bu alıntı, körü körüne itaat yerine ahlaki bütünlüğü savunarak, yasal ve etik toplumun temel bir unsuru olarak adalet arayışını savunuyor. Bize yasallığın otomatik olarak ahlakla aynı anlama gelmediğini hatırlatır ve adaletsizlikle yüzleşmede aktivizmi ve ahlaki cesareti teşvik eder.