Başkasının karakterini oynamak diye bir şey yok. Her oyuncu bir karakteri alır ve onu beyazperdede canlandırırken kendisine ait kılar.
(There is no such thing as playing someone else's character. Every actor takes a character and makes it his/her own while enacting it on screen.)
Bu alıntı, kişisel yorum ve sanatsal sahiplenme biçimi olarak oyunculuğun özünü çok güzel bir şekilde yansıtıyor. Oyuncular bir role adım attıklarında sadece replikleri tekrarlamak veya mimik yapmakla kalmazlar; karaktere kendi deneyimlerini, duygularını ve anlayışlarını katarak onu kendilerine özgü bir şeye dönüştürüyorlar. Bu kişisel dokunuş, bir performansı yalnızca bir tasvirden, izleyicilerde yankı uyandıran ilgi çekici bir tasvire yükseltir. Oyunculuk genellikle işbirlikçi bir sanat olarak görülür, ancak özünde karakterin derinlemesine içselleştirilmesini gerektirir; bu da oyuncunun kişiliğini, sevdiği, sevmediği şeyleri ve bilinçaltı etkilerini tasvirlerini şekillendirmeye davet eder. Sonuç, statik veya yüzeysel bir taklidin aksine, insan doğasının karmaşıklığını yakalayan dinamik ve özgün bir performanstır. Bu aynı zamanda oyuncunun sorumluluğunu ve yaratıcı özgürlüğünü de vurgular; senaryo veya karakter ne kadar iyi yazılırsa yazılsın, sonuçta bir sahneyi unutulmaz kılan onların yorumudur. Bir karakteri kendine ait kılma süreci empatiyi, araştırmayı ve duygusal hassasiyeti içerir ve bu da genellikle daha gerçekçi ve etkili oyunculuğa yol açar. İzleyicinin bir performansla bağlantısı büyük ölçüde oyuncunun rolünü kişiselleştirme, onu bağ kurulabilir ve canlı kılma becerisine dayanır. Bu perspektif, oyuncuları her role özveri ve yaratıcılıkla yaklaşmaya, sonuçta bir karaktere beyazperdede hayat veren şeyin kişisel varlıkları olduğunu anlamaya teşvik eder.