Kendimizi görevi katı ve ödünsüz bir şekilde yerine getirmeye adadığımızda, mutluluk kendiliğinden gelir.
(When we ... devote ourselves to the strict and unsparing performance of duty then happiness comes of itself.)
Wilhelm von Humboldt'un bu alıntısı, mutluluğun ve görevin doğası hakkında derin bir gerçeği özetlemektedir. Mutluluğun doğrudan bir arayış değil, sorumluluklarımızı tüm kalbimizle benimsemenin ve görevlerimizi gayret ve dürüstlükle yerine getirmenin bir yan ürünü olduğunu öne sürüyor. Çoğu zaman insanlar mutluluğu zevk veya başarı yoluyla ararlar, ancak bu bakış açısı, anlık tatminden bağımsız olarak kendimizi yapmamız gereken şeye adadığımızda gerçek tatminin ortaya çıktığını ortaya koymaktadır.
Kendimizi göreve adamak disiplin, dayanıklılık ve sağlam bir ahlaki pusula gerektirir. Bazen zorlu veya nankör görevleri üstlenmek zorunda kaldığımız için, özveri ve metanet gerektirir. Ancak amaç doğrultusunda yaşamanın ve eylemlerimizi değerlerimizle uyumlu hale getirmenin doğal bir tatmini vardır. Böyle bir bağlılık, iç huzuru ve "kendiliğinden gelen" mutluluk olarak yorumlanabilecek tatmin duygusunu besler.
Üstelik bu felsefe, yakalanması zor dış ödüllerin peşinde koşmak yerine, kontrolümüz altında olanlara (eylemlerimize ve sorumluluklarımıza) odaklanmayı teşvik eder. Sorumluluk ve etik davranışa öncelik vererek karakter ve anlamlı bir yaşam geliştirir. Bu yaklaşım sürekli mutluluğu garanti etmese de, özgün ve görev bilinciyle yaşamaktan kaynaklanan daha derin, daha sürdürülebilir bir refah duygusu vaat ediyor.
Özetle, Humboldt'un bu sözü, mutluluğun başlı başına bir amaç değil, görevlerimize ciddi bir bağlılıkla elde edilen tesadüfi bir hediye olduğunun ebedi bir hatırlatıcısı olarak hizmet ediyor. Bizi mutluluğu nasıl tanımladığımızı ve peşinden gittiğimizi yeniden düşünmeye ve tatminin sıklıkla geçici zevklerden ziyade kararlı bağlılıkla ortaya çıktığını fark etmeye davet ediyor.