Mimarlar ev tasarlıyor. Bir evde yaşıyorum.
(Architects design houses. I live in a home.)
Bu alıntı, tasarım ile yaşanmış deneyim arasındaki farka dair derin bir gerçeği kısa ve öz bir şekilde yakalıyor. Mimarlar yapıya, estetiğe, işlevselliğe ve yeniliğe odaklanarak titizlikle bir ev inşa edebilirken, bu unsurlar yalnızca planların ve planların ötesinde var olan bir alana dönüşür. Bu alanda yaşayan birey, onu anlam, koku, ses ve kişisel enerjiyle doldurur. Ev, fiziksel bir yapıdan daha fazlasıdır; kim olduğumuzu, anılarımızı, özlemlerimizi ve günlük rutinlerimizi yansıtan bir sığınaktır. Bir ev tasarlama eylemi, beceri gerektiren bir zanaattır; mekansal ilişkileri, malzemeleri ve estetiği anlamakla ilgilidir; ancak evde yaşamak, mekanı kişiselleştirilmiş bir ortama dönüştüren sürekli bir deneyimdir. Bu karşıtlık, sonuçta bir mekanı ev olarak tanımlayan insan varlığının ve kişisel dokunuşun önemini vurguluyor. İnşaatın, sakinlerinin ihtiyaçlarına ve konforlarına hizmet ettiğinde tam amacına ulaştığının ve onu mühendislik ürünü bir kabuktan daha fazlası haline getirdiğinin altını çiziyor. Alıntı aynı zamanda mimarların tasarımı kontrol edip etkileyebilmesine rağmen, yaşamın gerçek özünün bina sakinleri tarafından şekillendirildiğini kabul ederek belli bir alçakgönüllülüğü de akla getiriyor. Binalar ideal standartlara göre tasarlanabilir; evler duygularla, anılarla ve onları hayata geçiren günlük ritüellerle yaşanır. Bu nedenle, gerçek mimari yalnızca fiziksel alanların yaratılmasını değil aynı zamanda bir insanı gerçekten evinde hissettiren şeyin ne olduğunu (konfor, güvenlik, benzersizlik ve aidiyet) anlamayı da kapsar.