Eğer hayatımızı zehirleyen ve toplumumuzu zayıflatan bir şey varsa bu gerçektir; televizyon yazarlarının ve yapımcılarının uydurması değil.
(If anything is poisoning our lives and weakening our society it is reality - and not the fabrication of television writers and producers.)
Bu düşündürücü ifade, medyanın etkisine ve gerçekliğin doğasına ilişkin ortak algılarımıza meydan okuyor. Toplumsal sorunların ve kişisel hayal kırıklığının gerçek kaynağının, televizyon yazarları tarafından hazırlanan yaratıcı hikayelerde değil, daha ziyade kolektif anlayışımızda ve 'gerçek' olduğunu düşündüğümüz şeyleri kabul etmemizde yattığını öne sürüyor. Günümüz dünyasında medya, algılarımızı sürekli olarak şekillendirip yeniden şekillendiriyor ve çoğu zaman gerçek ile kurgu arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor. Ancak alıntı, gerçekliğin (günlük deneyimlerimiz, sosyal yapılarımız ve inançlarımız) hayatlarımız üzerinde ekranlarda izlediğimiz kurgusal hikayelerden daha derin ve belki de daha sinsi bir etkiye sahip olduğunu ima ediyor. Farkındalık ve ayırt etmenin önemi hakkında kritik soruları gündeme getiriyor: Bize sunulan uydurmaları ve çarpıtmaları kabul etmekte çok mu hızlıyız, yoksa gerçek çevremizin sert gerçeklerinin zihinsel ve duygusal sağlığımıza hükmetmesine izin mi veriyoruz? Aynı zamanda toplumun yalanlarla değil, her gün karşılaştığımız bazen sert ya da süssüz gerçeklerin eleştirmeden kabul edilmesiyle nasıl zayıflayabileceği üzerine düşünmeye de yol açıyor. Bu bakış açısı bizi, algılarımızın gerçekten kontrolünde olup olmadığımızı veya sosyal, politik veya ekonomik güçlerin etkisiyle çarpık bir gerçeklik duygusunun kurbanı olup olmadığımızı incelemeye teşvik eder. Sonuçta, ister eğlencenin sağladığı rahatlatıcı yanılsamalar, ister gerçek hayatın çoğu zaman rahatsız edici gerçekleri olsun, önemli olduğunu düşündüğümüz şeylerin yeniden değerlendirilmesini teşvik eder ve bizi gerçek toplumsal gücü ve bireysel dayanıklılığı teşvik eden dengeli bir anlayış aramaya zorlar.