Mimarlık donmuş müzikse, müzik de akışkan mimari olmalıdır.
(If architecture is frozen music then music must be liquid architecture.)
Bu alıntı, mimarlık ve müzik arasında etkileyici bir paralellik kuruyor ve bunların insan deneyimini şekillendiren sanat biçimleri olarak yakın ilişkisini vurguluyor. Çoğu zaman statik ve kalıcı olarak algılanan mimari, uyum, ritim ve güzelliği somut bir biçimde bünyesinde barındırdığı için "donmuş müzik" olarak düşünülebilir. Müziğin ses yoluyla duyguları etkilemesi gibi, binalar da çevremizi şekillendirir ve ruh halimizi ve davranışlarımızı etkiler. Tersine, "akışkan mimari" olarak müzik, onun akışkan, uyarlanabilir ve geçici doğasını akla getirir. Müzik, fiziksel sınırlar olmadan akar; mimarinin fiziksel ortamları tanımlama ve yeniden şekillendirme kapasitesine benzer şekilde, ses ve duygu aracılığıyla mekanları dönüştürme yeteneğine sahiptir. Metafor bizi mimariyi yalnızca tuğla ve harç olarak değil, nefes alabilen, gelişebilen ve insanlarla dinamik bir şekilde etkileşime girebilen yaşayan bir sanat formu olarak görmeye teşvik ediyor. Tasarımcıları ve yaratıcıları, çalışmalarını sadece statik yapılar olarak değil, uyum, ritim ve akışın esas olduğu müzik kompozisyonları olarak düşünmeye zorluyor. Aynı şekilde müziğin, geçici ve uyarlanabilir nitelikleriyle, insan ihtiyaçlarına ve kültürel değişimlere yanıt veren esnek, yenilikçi mimari tasarımlara nasıl ilham verebileceğini vurguluyor. Her iki disiplin de yaratıcılık, yapı ve duygusal rezonansı içerir. Bu perspektif, değişimi ve akışkanlığı kucaklayan, daha derin, neredeyse müzikal düzeyde yankı uyandıran ortamları ve deneyimleri teşvik eden daha organik, akıllı tasarımların kapısını açıyor. Sonuçta bu alıntı, sanatın (ister mimaride ister müzikte) fiziksel varlığı aşarak ritim, uyum ve akışkanlık yoluyla yaşamlarımızı derinden etkilediğini hatırlatıyor.