Görmemek yarı inanmaktır.
(Not seeing is half - believing.)
Bu ifade, belirsizliğin veya şüphenin doğrudan algılama veya kanıt yoluyla hafifletilebileceğini öne sürüyor. İnançları oluşturmada ilk elden deneyimin önemini vurguluyor; bu tema, insan doğasının dünya anlayışımızı doğrulamak için duyusal bilgilere dayanması ile derinden yankılanıyor. Çoğu zaman bireyler, somut kanıtları olmayan iddialara şüpheyle yaklaşırlar ve bu da bir şeyi doğru olarak kabul etmeden önce ilk elden tanık olmayı tercih etmelerine yol açar. Bu bakış açısı pragmatik bir yaklaşımı öne çıkarıyor: Görmek inanmaktır.
Ancak bu zihniyet, gözlemlenebilir her şeyin gerçeklikle aynı hizada olmadığının kabul edilmesiyle de sınanabilir. Bazen duyularımız bizi yanıltır veya perspektifle sınırlıdır; bu da görmenin her zaman gerçekle eşanlamlı olmadığını ima eder. Örneğin bilimsel araştırmada kanıtlara ve tekrarlanabilir deneylere yalnızca görsel izlenimlerden daha fazla değer verilir. Kişisel ilişkilerde güven ve sezgi çoğu zaman görsel doğrulama kadar önemli rol oynar. Üstelik bu ifade, temkinli şüphecilik ile yeni deneyimlere açıklık arasında hassas bir denge kuruyor: Görmek 'kanıtlayabilir' veya ikna edebilirken, aynı zamanda insan önyargılarının potansiyelinin de altını çiziyor. Gördüklerimiz beklentilerimizden, önceki inançlarımızdan ve hatta optik illüzyonlarımızdan etkilenebilir.
Bu ifadenin ardındaki nüansları anlamak, inançlarımızı şekillendirmede kanıtın değeri ve yalnızca algıya güvenmenin riskleri üzerinde düşünmeye davet eder. Gördüğümüz şeyin her zaman gerçek olup olmadığını sorgulamayı teşvik eder ve bizi diğer kanıt türlerini (duygusal, mantıksal veya sezgisel) düşünmeye teşvik eder. Sonuçta bu alıntı insan bilişinin temel bir yönünün altını çiziyor: duyularımıza olan güvenimiz ve karmaşık bir dünyada gerçeği ayırt etmenin getirdiği zorluklar.